Ana içeriğe atla

Batı ve Doğu Toplumlarında Gerçekliğin Algılanması, Birey Olma Çabası ve Roman ile İlgili Deneme

    Roman hala tamamlanmamış ancak insanların düşüncelerini en iyi şekilde aktardığı yazı türüdür. Romanın doğuşunu sağlayan asıl etken burjuvazinin yükselmesiyle ortaya çıkan kapitalizmdir. Kapitalizmde bireysellik ön plandadır. Roman bireyin duygularına ve düşüncelerine değer verir. Roman sayesinde devletler ve halklar eleştirilebilinir veya insanların öfke, aşk, mutluluk, hüzün gibi evrensel olan ama bireysel davranan duyguları da aktarılır. Kapitalizmin yani burjuvanın yükselmesiyle Avrupa’da feodal baskı zayıflamıştır. Bu zayıflamanın yanında dini baskıya karşı ortaya çıkan Reform Hareketleriyle roman Avrupa’da değer kazanmıştır. Yani kapitalizmin getirdiği yıkım Avrupa’daki halkların fikir, düşünce, dini, politik ve sosyal baskılardan kurtulmasını ve romanın değer görüp gelişmesini sağlamıştır. 

    Romanın önemli özelliklerden biri de birey ve toplum kavramlarıyla olan ilişkidir. Roman ne kadar realizm üzerine kurulmuş bir yazı biçimi olsa da romantizm olmadan da bir hiçtir. Bunun nedeni nasıl Reform ve Rönesans Avrupa’daki baskı yönetimini yıkıp hümanizm ve aydınlık getirdiyse romantizm de edebiyattaki baskıcılık olan klasisizmi yıkmıştır. Bu yıkımla Avrupa’daki halklar gibi doğan ve gelişen roman realizm akımının etkisiyle de kendini bulmuştur. Bu birleşim sonucunda da birey ve toplum kavramları roman türü için önem kazanmıştır. Çünkü bireysellik -yani romantizm- amacıyla yazılan her roman ne olursa olsun bir toplumsal olaya değinir veya toplumsal etki yaratan bir olayın etkisiyle yazılır. Örnek vermek gerekirse Birinci ve İkinci Dünya Savaşı, ekonomik krizler, sosyal hareketler, devrimler -politik veya ekonomik- ve teknolojik ilerlemeler yazarları ve doğal olarak da romanları etkilemiştir. Ancak ne vardır ki bunlara dayanarak romanı ne kadar nesnel değerlendirsek de roman gayet öznel bir türdür. Gerek kapitalizmin etkisiyle bireysellik üzerine gelişmesi olsun gerek de bireysel duygular üzerine yazılması olsun roman öznellik taşıyan nesnel bir türdür. 

    Roman ve yaşanan gelişmeler Batıda ne kadar hızlı gitse de Türk edebiyatına ve Osmanlıya bir o kadar geç gelmiştir. Aslında bunun belli başlı sebepleri vardır. İlki Osmanlı ve Doğu’da bulunan ümmetçilik mantığıdır. Çünkü daha önceden de belirttiğim gibi roman bireysellik üzerine kurulmuş bir türdür. Ümmetçilik ise tam tersi mantıkta olarak toplumluluğu belirten bir kavramdır. Yani ümmetçi bir toplum asla kolay kolay bireyselliğe geçemez. Bunun yaşanması için belli başlı olayların gerçekleşmesi gerekmektedir. Ancak biz Tanzimat edebiyatında görüyoruz ki daha halen ümmetçilik (yani bir topluluk halinde bulunma) kavramı ile iç içe olan bir topluma bireysellik temelli roman aşılanmaya çalışılıyor. Doğal olarak da toplum romanı kabul etmiyor. 

    Başka bir neden ise Osmanlı’da halen devam etmekte olan yönetim biçimidir. Avrupa’da feodalite ve krallıklar yıkılıp cumhuriyetler ortaya çıkmaya başlamış ya da krallıkla parlamenter sistem birleştirilmiş ve demokratik bir ortam yaratılmaya çalışılmıştır. Ancak bu dönemde Osmanlı’da yönetimsel bir ıslahat yapılmamıştır. Daha geç olan Tanzimat Fermanı ve benzeri ıslahatlar ise sadece toplumda “Batılılaşma” nedeniyle oluşan ayrımı ve azınlıkların Osmanlıya karşı bir isyan çıkarıp devletten ayrılmasını engellemek amacıyla çıkarılmıştır. Bir Mebusan Meclisi olsa bile halen saltanat net bir biçimde devam etmektedir. 

    Üçüncü bir neden olarak Osmanlı’nın ekonomik olarak zayıf olması diyebiliriz. Kapitalizm ve getirdikleri Osmanlı’da tam olarak yerleşmemişti. Örneğin Osmanlı’nın bir Avrupa devletinde olduğu kadar sanayileşmesi yoktur. Kapitalizm oturmadığı için bireysellik kavramı da oturmamıştır. Bu nedenle romanlarda Batı kadar başarılı olunamamıştır. Ancak ne zaman Cumhuriyet ilan edilmiş ve ilk olarak “devletçilik” ilkesiyle daha sonra da çok partili dönemin gelmesiyle kapitalizm kavramı olgunlaşmıştır, işte o zaman roman da Türk edebiyatında olgunlaşmaya başlamıştır. 

    Son neden olarak da “Batılılaşma” kavramı diyebiliriz. Batılılaşma, Osmanlı’da belli bir aydın grup ve yönetim tarafından Osmanlı’nın kurtuluş anahtarı olarak görülüyordu. Ne var ki “batılılaşma” kavramı yanlış anlaşılmış ve halen günümüzde de devam eden “yanlış batılılaşma” kavramı ortaya çıkmıştır. Yanlış batılılaşmadan kasıt Batı’nın bilim, kültür ve teknolojik gelişmelerini almak yerine geri kalan tüm özelliklerinin alınıp saçma bir şekilde uygulanmasıdır. Bu kavrama örnek vermek için Türk edebiyatındaki önemli karakterlerden biri olan Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası” adlı kitaptaki züppe olan baş karakter Bihruz Bey’i kullanacağım. 

    Bihruz Bey, güzel giyinmeye düşkün - ki zaten vaktinin çoğunu kunduracıda ve terzide harcıyor-, arabalara hayran, işine çok nadir giden ama Çamlıca’da gezmeye bayılan bir tiptir. Tip dememin sebebi ise Bihruz’un aslında hem Osmanlı’da hem de günümüzde belli bir grubu - biz bu gruba züppe diyoruz- temsil etmesinden kaynaklıdır. Bihruz Bey, Fransızca dersi almasına rağmen Fransızca hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Hatta Türkçe’nin hiç şiirsel bir dil olmadığını ve Türklerin barbar olduğunu söylemektedir. Bu nedenledir ki hep Fransızca konuşmaya ve okumaya çalışmaktadır. Ayrıca dediğimiz gibi Çamlıca ve Beyoğlu gibi moda semtlerinde dolaşmayı sevmektedir. Arabalara düşkündür ve arabaların soyluluğu temsil ettiğini düşünmektedir. Gereksiz harcamalar yapar ve işine de nadir gitmektedir. 

    Karakterin yapısından da anlaşılacağı gibi Bihruz Bey ve benzeri züppeler, kendi benliğini unutmuş ve Batı’nın ilmini değil giyimini kabul etmiş yanlış batılılaşmış kişilerdir. Osmanlı’da bulunan gerçeği bir türlü tam olarak idrak edememiş olan bazı Osmanlı züppeleri nedeniyle halk ve yüksek zümre arasında büyük bir fark ve nefret oluşmuştur. Bunun sonucunda halk batılılaşmayı tam olarak idrak edememiş ve gelenekten (gelenek derken toplumsal gelenek değil eskiden bahsediyorum) kopmak istememiştir. Hem gerçeklikten kopuk bir elit kesim hem de geleneğe bağlı kalmak isteyen halk yüzünden romanda uzun bir süre edebiyata tam olarak girememiştir. 

    Özetlersek, roman gerçekliğe ve bireyselliğe dayalı bir türdür. Batı’da gerçekleşen hareketler nedeniyle hızla yayılırken Osmanlı’da politik, ekonomik ve sosyal nedenler nedeniyle tam olarak oturmamış ve yayılmamıştır. Türk edebiyatında roman için çok değerli eserler verilse de halk, kendisi ve aydın kesim arasındaki uzaklık ve aşağılanma hissi nedeniyle geleneğe bağlı kalmış ve romanla yani yenilikle çok geç karşılaşmıştır.

   - Sertaç Bahadır Afşari

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hürriyete Doğru (Orhan Veli Kanık) Şiirinin Eleştirisi

Gözle görülür bir biçimde serbest ölçüyle yazılan ve belirgin bir kafiye dizisi (sadece bazı dizeler arasında kafiye bulunmaktadır.) olmayan bu şiirde belli başlı imgelere rastlamak mümkündür. Ancak imgelerden bahsetmeden önce şiirde büyük ihtimalle ana amacı okuyucunun dikkatini çekmek ve şiirde bir ses yükselişi yaşamak için “ Heeeey! / Ne duruyorsun be, ...” şeklinde  haykırış ifadeleri kullanılmıştır.  Şiirdeki imgelere odaklanırsak asıl imgenin hürriyet olduğunu görürsünüz. Günlük yaşamda da hürriyet kavramı her birey için farklı bir manaya sahiptir. Orhan Veli, kendine göre olan hürriyeti deniz üzerinden anlatmıştır. Ancak buradaki deniz kavramı bildiğimiz su anlamında değil içinde suyun içinde barındırdıkları anlamındadır. Çünkü şiirdeki “Görmüyor musun, her yanda hürriyet; / Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; / Git gidebildiğin yere.” dizelerinden de anlaşılacağı gibi Orhan Veli için hürriyet demek deniz gibi başı sonu belli olmayan bir diyarda istediğin ...

İstanbul'u Dinliyorum (Orhan Veli Kanık) Şiirinin Eleştirisi

  İstanbul için yazılmış olan ve herkesin hayatında illa ki bir kere duyduğu bu şiir, yalın bir Türkçeyle yazılmıştır. Dörtlük ve bentler halinde yazılan şiirde her dörtlük ve bendin başında ve sonunda “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;” dizesi vardır. Bu tekrar bana Orhan Veli’nin şiiri için ilham kaynağının içindeki İstanbul sevgisi ve bu sevgiyi dinlemesi olduğunu hissettiriyor. Ayrıca bu tekrar anlatımı da bana göre güçlendirmektedir. Bazı dizeler arasında kafiye olmasında rağmen tüm şiiri etkileyen bir kafiyeden söze edemeyiz. Şiirde anlatımı etkisini artıran diğer bir unsur ise hislerdir. Burada hisleri sadece duygular olarak değil beş duyu organımızla hissetiklerimiz olarak da kabul etmeliyiz. Bu his durumuna örnek olan bazı dizeler şunlardır: “Önce hafiften bir rüzgar esiyor/ Serin serin Kapalı Çarşı;/.../Dinmiş lodosların uğultusu içinde” . Şiirdeki anlatımı güçlendiren diğer bir unsurlarda çatışmalardır. Şiirde zıt anlam veya duyguyu veren kelimeler beraber kullanı...

Bir Saatlik Öykü'nün Bir Sayfalık Analizi

Bir saatlik öykü, Kate Chopin’in kısa öyküsüdür. Öykünün ana karakteri olan Bayan Mallard kalp hastasıdır. Bir gün bir demiryolu faciası olur ve Bayan Mallard’ın eşi Brently Mallard’da o trendedir. Bay Mallard’ın arkadaşı Richards bu faciayı ve Bay Mallard’ın kayıp olduğu haberini alır. Bu haberden net olmak için haberi teyit eder ve teyidi alır almaz Bayan Mallard’a belirtmek için Mallardların evine gider. Bayan Mallard kalp hastası olduğu için ölüm haberini yavaşça kardeşi Josephine söyler. Bayan Mallard haberi duyunca yıkılır ve odasında bulunan bir koltuğa oturur. Dışarıyı izler. Ona bir şeyin yaklaştığını bilir ama yaklaşanı adlandıramaz. Başta içinde bir korkuyla karışık heyecan olsa da yavaş yavaş mutlu olmaya başlar. Ağzından “Artık ruhen ve bedenen özgürüm!” cümlesi dökülür. Artık bir erkeğe bağlı değildir ve sadece kendisi için yaşayacağını düşünmektedir. Ancak bu mutluluk uzun sürmez. Bayan Mallard ölür. Tam ölürken de aslında ölmüş olarak bilinen Bay Mallard, aslında halen ...