Tüm insanlık tarihi boyunca
toplumlarda yöneten ve yönetilecek kesimler olmuştur ve olmaya da devam
etmektedir. Bu iki kesim birbirine muhtaç olmasına rağmen her zaman biri
diğerinden daha üstün olmuştur. Bu üstünlük nedeniyle iki kesim birbiriyle
kanlı veya politik bir biçimde mücadele etmişlerdir. Bu mücadele içinde olan
kesimlere bazıları proletarya ve burjuva olarak adlandırırken bazıları da
diktatörler ve partizanlar olarak adlandırmıştır. Tarih boyunca da doğan
mücadelelerin bazıları ölmüş ve yerlerini yeni mücadelelere bırakmıştır.
Örneğin 1910'ların sonlarında Çarlık Rusya’daki çarlık sistemine sıcak bakmayan
ve Çar 2. Nikolas’ın politikasını beğenmeyen halk, ordu ve belli başlı politik
kesimler Çar’ı devirmiş ve daha sonra meclise yapılan “Bolşevik” müdahalesi ile
de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurulmuştur. Buradaki olay ne
kadar proletarya ile burjuva arasındaki mücadeleye örnekmiş gibi gösterilse de –
sosyalizm ideolojisinden kaynaklı- baskıcı bir rejime karşı daha özgürlükçü bir
rejim hayalinin çatışmasıdır. Günümüzde ise bu olaya benzer bir olay pek
yaşanmamaktadır. Bunun nedeni ise devletlerin demokratikleşme sürecinin gün
geçtikçe hızlanmasıdır. Ancak çoğu devlette bu demokratikleşme süreci içinde
yeni bir çatışma doğmuştur ve halen de hızla büyümektedir. Bu çatışmada
“kadın-erkek eşitsizliği”dir.
Toplumdaki
bu çatışmaya bakmadan önce toplumsal sınıflaşmanın nedenlerini ve kapitalizmin
gelişme sürecine odaklanmak gerekir. Çünkü toplumsal sınıflaşma ve kapitalizmin
gelişmesi arttıkça toplum içindeki eşitçilik düşüncesi de artmıştır. Bu artış
sonucunda da kadın – erkek eşitliği, LGBT hakları ve benzeri konular daha da
ortaya çıkmış ve proletarya – burjuva mücadelesi gibi mücadelelerde geri plana
düşmüştür. Bu geri düşüşün nedeni kapitalizmin getirdiği bireyselliktir.
Sovyetlerin dağılmasından sonra komünizmin hızlı düşüşü kapitalizmi her
toplumun içine yerleştirmiştir. Bunun sonucunda insanlarda her bir bireyin iyiliği
düşüncesi kalkmış bireyin kendi iyiliği düşüncesi gelmiştir. Böylece
mücadeleler ya da çatışmalar toplumsal konulardan bireysel konulara inmiştir.
Bu LGBT hakları veya kadın – erkek eşitsizliğinin toplumsal bir konu olmadığını
belirtmez. Aksine konunun cinsel yönelim, cinsiyet gibi bireysel özelliklerin
çatışması olmasından dolayı konuların bireyselleştiği anlamına gelmektedir.
Toplumsal sınıflaşma da aslında kapitalizm ile iç içe olan bir konudur. Eğer kapitalizmde çoklu sınıflaşmaya bakarsak geçmişten günümüze kadar olan kadın – erkek eşitsizliğine karşı mücadelenin ekonomik nedenlerle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu konuya değinmeden önce Weber’in çoklu nedensellik ve olasılıkla toplumsal sınıflaşmayı açıklamasına odaklanmamız gerekir. Weber’e göre nedensellik olasılık bağlamındadır. Coser’in dediği gibi Weber tarihsel ve sosyolojik olmak üzere iki nedensellik üzerinde durmuştur.
“Tarihsel nedensellik bir olaya neden olmuş olan biricik koşulları belirlerken, sosyolojik nedensellik iki fenomen arasında düzenli bir ilişkinin kurulmasını varsayar.” [1]Kadın – erkek eşitsizliğinde de iki tür nedenselliği bulabilirsiniz. Tarihsel açıdan kadınların oy haklarını ve eşit maaş istemesi iken sosyolojik açıdan ise erkeğin kadına bakış açısıdır –eğer iki fenomeni kadın ve erkek olarak alırsak-. Ayrıca Weber sınıf mücadelesinden çokça bahsetmektedir ancak onun “sınıf” tanımındaki esas vurgu her türlü maddi mal, mülk, para, statü gibi değer atfedilen şeylerin dağılımıdır. Çünkü maddi mülkiyetin varlığı ve yokluğu bütün sınıf durumlarının temel kategorisidir.
Weber’in
bakış açısını anlamamız kadın – erkek eşitliği veya eşitsizliğini anlamamız
için mühimdir. Bunun nedeni ise toplumsal cinsiyet eşitliğini engelleyen şey
bakış açılarımızdır. Yüzyıllar boyunca gelişen düzen nedeniyle her kavrama bir
anlam ve rol yüklenmeye çalışılmıştır. Bu anlam ve rol yükleme doğal olarak
kadın ve erkeğe de yansımıştır. Bizim –yani insanların- bakış açılarından
oluşan bu kavramlar, roller ve anlamlar toplumumuzdaki cinsiyet eşitliğini de
etkilemektedir. Ayrıca toplumsal cinsiyet eşitliğinde kültürel beklentiler de
etkilidir. Feminizmin başlangıcından beri feminist kuramcılar, toplumsal
cinsiyetin, cinsiyete bağlı olarak çıkan kültürel bakış açıları olduğunu
söylemektedir. Kısaca kültürel veya kişisel bakış açıları her iki cinsiyetin eşit
olmasını engellemektedir ve iki cinsiyet arasındaki mücadeleyi arttırmaktadır.
Ancak feminizmin ilk yıllarında tek destekleyenler kadınlar iken 1960 ve
1970’lerden itibaren hem erkeğin hem de kadının desteklediği bir akım olmuştur.
Bu nedenle mücadele direkt olarak erkek ve kadın üzerinden değil destekleyen ve
desteklemeyenler üzerinden gerçekleşmektedir.
Günümüzden
kadın erkek eşitsizliğine örnek vermek gerekirsek genel olarak herkesin ilk
aklına gelebilecek olan şey maaş eşitsizliğidir. Dünya’nın genelinde çalışan
her kadın çalışan bir erkeğe kıyasla daha az maaş almaktadır. Ne zaman
eşitlenmeye çalışılsa da başarılamayan bu adaletsizlik bakış açılarımızın esiri
olduğumuzun da büyük bir kanıttır. Çünkü parayı ellerinde tutan güç sahipleri
kadınlarla erkekleri aynı kefeye koymadıkça eşitliğin sağlanması imkânsızdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde 1923 yılında ortaya çıkarılan Eşit Haklar
Değişikliği (Equal Rights Amendment), çalışma yerlerinde kadınlara karşı olan
ayrımcılığı engellemek için oluşturulan bir tasarıdır. Bu tasarı Amerika’da
kadın – erkek eşitliği için büyük bir adımın başlangıcıdır ancak halen Amerika
Birleşik Devletleri’nde maaşlar eşit değildir. Buradan da ne kadar uğraşılsa da
genel ve kitlesel bir değişiklik olmadıkça her toplumda “tamamen” kadın – erkek
eşitliğini sağlamanın zor olduğunu göstermektedir.
Amerika
Birleşik Devletleri Kongre Üyesi Shirley Chisholm bir konuşmasında erkeklerinde
kadınlar kadar baskı altında olduğunu ve mesleklerin bir cinsiyeti olmadığını
belirtmiştir. Aynı konuşmasında kadın ve erkeğin karakteristik özelliklerinin
sabit olmadığını ve herhangi bir iş için güçlü ve çalışkan bir kadının zayıf ve
tembel erkekten daha faydalı olabileceğini söylemiştir. Kısacası kadın ve erkek
toplumsal sabit bakış açılarından – veya rol, kavram, anlam- kurtulup eşitlikçi
bir düzen ve sistem altında çalışmalı ve iki cinsiyette ayrım yapılmadan
emeğinin ve hakkının karşılığını almalıdır.
Sonuç
olarak bireyselleşmenin giderek arttığı dünyada konularda ne kadar
bireyselleşse de çözümleri yine kitleseldir. Eşitliğe en büyük engel olan
toplumsal bağnaz bakış açısı kitlesel bir çözüm ile çözülüp iki cinsiyete de
gerektiği ve hak ettiği haklar verilmelidir. İster Weber’in ister Chisholm’un
ister yasaların sunduğu çözümler olsun günümüzdeki en büyük mücadele bakış
açılarımız ve görüşlerimiz değişmedikçe bitmeyecek ve başka bir insansal
sorunla uğraşamayacağız. Bu da bilim ve teknolojide ilersek de birbirini
tamamlayan iki şeyle ilgili sorunu çözemedikçe insansal olarak sabit kaldığımızı
ve fikren yüzyıllardır gelişim gösteremediğimizi gösterir.
- Sertaç Bahadır Afşari
[1] Coser,2008, s. 207- 208
Kaynakça
1-
Akkaş, İbrahim, “Cinsiyet ve Toplumsal Cinsiyet Kavramları Çerçevesinde
Ortaya Çıkan Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı”, EKEV Akademi Dergisi (2019): 97 -
118.
2-
Aydın, Kemal, “Max Weber, Eşitsizlik ve Toplumsal Tabakalaşma”, Journal of
Economy Culture and Society, 57 (2018): 245- 267.
Yorumlar
Yorum Gönder